TEBLİĞCİNİN USÛL VE ADABI

13-09-2017

TEBLİĞCİNİN USÛL VE ADABI

 

1- İhlas: Tebliğci, her şeyden önce ihlaslı olmaya çalışır. Yani, bu hizmeti sırf Allah rızası için, Allah’ın emri olduğu için yapar.

2- Tebliğ işine en yakın akrabasından veya en yakın komşusundan başlar.

3- Bunlar arasında tebliğe daha müsait olanlar için öncelik tanır.

4- Tebliğ için evden çıkmadan önce, abdest alır, iki rekat namaz kılar, arkasında da şöyle bir dua eder:

 

“Ya Rabbi! Senin emrini tebliğ etmek üzere filanın evine gideceğim. Ya Rabbi! Bana kavl-i leyyin ile anlatmayı, ona da güzel kabul ile kabul etmeyi nasib eyle! Ya Rabbi! Tebliğ etmek benden, tesirini yaratmak ve hidâyet ihsan etmek Senden! Ya Rabbi! Bunları benim şerrimden, beni de bunların şerrinden koru! Ya Rabbi! Beni bunların hakkında, bunları da benim hakkımda hayra ve hidâyete vesile kıl! Ya Rabbi!..”

 

Bu duayı yaptıktan sonra üç sefer Âyet’el-Kürsî’yi okur, üç sefer de “Allahumme Salli”yi okur. Ve sanki, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından vazifelendirilmiş olduğunu düşünerek, tebliğat yapacağı yere gider.

 

Kapıyı çalarken müsade ister. Kabul gördüğü takdirde içeri girer. “Selamun Aleykum” der. Gösterilen yere oturur. Hâl ve hatır sorduktan sonra, “Eûzu ve Besmele” ile Fatiha Sûresi’ni okur.

 

Bundan sonra söze başlar ve “Elhamdulillah hepimiz Müslümanız, hepimiz mü’miniz! Mü’minler birbirlerinin kardeşleridir ve mü’min mü’minin aynasıdır. Kur’ân ve Peygamber böyle diyor. Bizler kardeşiz, din kardeşiyiz. Birbirimizin eksiğini, kusur ve hatasını gördüğümüz zaman, söylememiz ve hatırlatmamız kardeş olmanın gereğidir. Buna binaen ben bildiklerimi size söylerim, siz de bildiklerinizi bana söylersiniz. Birbirimizin eksiği de tamamlanmış olur.

Ben şimdi size geldim. Önce kendimi tanıtayım: Ben herhangi bir partinin adamı değilim; herhangi art düşünceli bir cemiyete bağlı da değilim. Ben Müslümanım ve Müslümanlardan biriyim. Bana inanır ve bana güvenebilirsiniz. Sizden ecir ve ücret de istemem. Sırf dinimizin senelerdir ihmal edilen, hatta terk edilen, hor görülen bir meselesini kısaca size anlatmak, tebliğatını yapmak üzere geldim. Kabul etmek veya etmemek size âittir. Bana düşen, Allah rızası için size söylemektir. Tartışmaya girmem ve giremem. Karar vermede acele etmeyin; söylediklerimi çok iyi düşünür, kararınızı ondan sonra verirsiniz...”

 

Tebliğnâme

“Söyleyeceğim ve tebliğatını yapacağım tek bir meseledir. O da devlet meselesidir, İslâm’ın devletidir, İslâm’ın siyasetidir. Belki diyeceksiniz ki, İslâm’ın siyaseti veya İslâm’ın devleti var mı ki?!.”

Evet muhterem kardeşim! Vardır! İslâm’ın devleti de vardır, İslâm’ın siyaseti de vardır. Hem de en güzeliyle! Hatta İslâm’ın her meselesinde siyaset vardır. Siyaset demek, insan idare etmek ve insanı yönetmek demektir; insan idare etme sanatıdır. İslâm’a göre, devletle din iç içedir, ruhla beden gibi birbirine bağlıdır. Birini diğerinden ayırırsanız, ikisi de işe yaramaz hâle gelir. Din devletin temelidir. Devlet de dinin bekçisidir. Temelsiz bina olur mu? Olmaz! Yoksa bina çöker. Bekçisi olmayan eşya da zayi olur gider. Değil mi?!.

Dini devletten, devleti dinden ayırırsanız ne olur? Din devletsiz olur, devlet de dinsiz olur.

Dinimizde namaz ve oruç gibi ibadetler ne ise, devlet de odur. Namaz ve orucundan kişi kıyamet gününde nasıl sorulacaksa, devletinden de sorulacaktır...

 

Her Müslümanın İslâm Devleti’ne sahip çıkması, devleti yoksa kurulmasına çalışması farzdır.

Şurası da çok iyi bilinmelidir ki: Dünyada iki çeşit devlet vardır. Bunlardan biri İslâm Devleti, diğeri de İslâm olmayan devlettir, yani küfür ve kâfir devletidir. Bir devletin anayasası Kur’ân ise, o devlet İslâm Devleti’dir. Anayasası Kur’ân değilse, küfür ve kâfir devletidir.

Çünkü, kanun koyma yetkisi, ancak Allah’a âittir; Allah’ın hakkıdır. Buna “Hâkimiyet” denir.

“Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır.” Bu hâkimiyet hakkını millete veya herhangi bir kişiye veya kişilere vermek şirktir, putperestliktir. İnsanlar, dünyaya kanun yapmak için gelmemişlerdir. Allah’ın gönderdiği ve indirdiği kanunlara uymak ve onları uygulamak için gelmişlerdir.

 

Esasen, insanın kanun yapmaya ne gücü yeter, ne de ilmi kâfi gelir. Müslümanın anayasası Kur’ân’dır, şeriattır. Şeriat demek, Kur’ân’ın iki kapağı arasındaki Allah’ın hükümleri, emir ve yasaklarının tümü demektir. Her Müslüman şeriatçıdır ve şeriata bağlıdır ve bağlı olmalıdır.

Müslümanın evinde ve ailesinde, mektep ve mahkemesinde, basın ve yayınında, meclisinde ve devletinde söz sahibi sadece Kur’ân’dır ve Kur’ân olmalıdır.

Müslüman; Kur’ân’dan başka anayasa, şeriattan başka kanun tanımaz.

İslâm’ın devlet, Kur’ân’ın anayasa olması için her Müslüman çalışacaktır ve tebliğ edecek ve duyuracaktır. Bunu yapması farzdır. Yani mârufu emretmekten ibarettir.

Bu yolda ölürse şehid olur, zafere ulaşırsa gazi olur. Çünkü, bu bir cihad’dır. Cihad’ın karşılığında cennet vardır; Allah’ın cemâlini müşahede vardır.

Tebliğ görevimi ben burada bitirmiş oluyorum. Gayret ve tebliğ bizden, tevfik ve hidâyet Cenâb-ı Hak’tandır!

Esselâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu!..

 

 

TEBLİĞCİNİN EL KİTABI - CEMALEDDİN BİN REŞİD  رحمة الله عليه


RISALE

ZÄHLER

Heute 105
Insgesamt 308372
Am meisten 5598
Durchschnitt 866