İLAHİYATÇI ÖĞRETİM ÜYELERİNE TEBLİĞ MAHİYETİNDE AÇIK MEKTUP

12-09-2017

İLAHİYATÇI ÖĞRETİM ÜYELERİNE TEBLİĞ MAHİYETİNDE AÇIK MEKTUP

 

Besmeleden sonra, önce birkaç ayet meali:

1- "Sizin içinizden öyle bir ümmet oluşsun ki, onlar hayra dâvet etsinler, emr-i mâruf, nehy-i münker yapsınlar! Ve işte onlardır iflâh olanlar!" (Al-i İmran/104)

2- "Sizler, hayırlı bir ümmet oldunuz. (Çünkü) sizler Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran/110)

3- Kendilerine peygamber gönderilenlere de elbette hesap soracağız, gönderilen peygamberlere de..." (A'raf/6)

4- "Allah'ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, ne onlarla konuşacak en de onları temizleyecektir. Onlar için acı bir azab vardır." (Bakara/174)

5- "Bildiğiniz hâlde hakkı batıla karıştırmayın!" (Bakara/42)

6- "De ki: Hakk Rabbinizden gelmiştir. İsteyen inansın, isteyen inanmasın! Çünkü biz, zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları onları kuşatmıştır. Feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir dayanaktır." (Kehf/29)

Birkaç hadis meâli:

"Her biriniz çobansınız ve her biriniz güttüğünden sorulacaktır..." (A Hanbel, Ebu Davud).

"Bir kimseye ilimden bir şey sorulur da onu ketmederse, Allah, kıymaet gününde onun ağzına ateşten bir gem vurur." (A. b. Hanbel)

Ey İlahiyatçı makamında bulunan Proflar!

Sizinle yapacağımız tebliğ mahiyetindeki bu musahabe, yukarıda mealen kaydettiğimiz ayet ve hadis-i şeriflerin ışığı altında ve etrafında olacaktır.

Hemen mevzuya giriyor ve diyoruz ki:

"Din, malûm olduğu üzere, ilâhî bir kanundur; Allah tarafından gönderilmiş ve indirilmiştir. Kabul edilmesi ve uyulması emredilmiştir. İnsan hayatını, bütünüyle ihata eden, bütün söz, fiil ve hareketleri hakkında hüküm getiren ve müeyyideler koyan ilâhî bir nizamdır. İnsanın, Halık'ı ve mahlukatıyla olan münasebetlerini tanzim eder, canlı ve cansız âlemde dengeyi sağlar, insanoğluna dengeli bir hayat yaşatır ve nihayet; dünya, mezar ve ahiretten ibsret olan hayatının üç safhasında da onu huzura kavuşturur. Rabbisinin rızasına ve cennetine mazhar kılar."

Din ve Devlet:

Yine malûm olduğu üzere dinin; itikad ve ibadet bölümleri yanında bir de muamelât ve ukubat gibi bölümleri vardır. Birinci ve ikinci bölümlerde durmayacağız. Çünkü, günümüz dünyasının gündeminde bunlar değil, üçüncü ve dördüncü bölümler vardır. Ve bu iki bölüm, İslâm'ın devletini teşkil eder; "İslâm'ın devleti var mıdır?" şeklindeki sualin cevabını getirirler.

İslâm Anayasası:

Bundan sonraki musahabemizi, vaktiyle hazırlamış olduğumuz "İslâm Anayasası"nın birinci bölümünden faydalanarak devam ettireceğiz:

Muamelat:

Muamelât demek; kelime olarak mufaale babından gelen ve karşılıklı münasebetleri ifade eden bir mastardır.

Evet; insan çok cepheli bir varlıktır ve her şey ile münasebettardır. Madde ile, neler satabilir, neleri satamaz? Neleri yiyebilir, neleri yiyemez? Nelerde tasarruf hakkına sahiptir, nelerde değildir? Aile ve akraba ile münasebettardır; onlara karşı hak ve görevleri nedir, ne değildir? Kimlerle evlenebilir, kimlerle evlenemez... Komşularıyla münabettardır; bu husustaki mes'uliyyeti nedir? Devlet, nasıl kurulur, nasıl yürütülür? Başında kimler bulunur?.. Bir İslâm devleti, gayr-i müslim devletler münasebettardır; bu münasebetleri hangi ölçüler içerisinde yürütmelidir? Ve nihayet, İslâm devleti, kuruluş ve icraatını hangi anayasa ve kanunlara göre yürütür ve yürütmelidir?.. 

İşte, bütün bu soruların cevabını dinimizin "Muamelât" bölümünd bulacaksınız. Fıkıh ilminde geniş bir yer işgalden dinin bu bölümüne, aynı zamanda "İslam Hukuku" denir.

Ukubat:

İslâm dininin bu bölümü cezalardan bahseder. Bazı insanlar vardır ki, hakkına râzı olmaz, üzerine düşeni yapmaz. Hukuka tecavüz eder ve huzuru bozar. İşte, böylelerini, akıllarını başlarına alsınlar diye, başkalarına ibret olsunlar diye, İslâm Dini birtakım ceza-i müeyyideler getirmiştir. Dinin bu bölümüne "Ukubat" dendiği gibi "Ceza hukuku" ismi de verilir.

Görüldüğü üzere, devlet, İslâm dininin dışında değil, içindedir; yabancısı değil, bir bölümüdür. Hem o derece ki, iman mes'eleleri, namaz ve oruç gibi ibadete ait mes'eleler, nasıl İslâm'ın birer emri, birer vecibesi ve ahirette mes'uliyyeti gerektiren birer fariza ise, devlet de öyledir; dinin bir bölümüdür, ayrılmaz bir parçasıdır. Ruhla beden gibi, birbirini tamamlayan iki unsurdur. Ve nihayet, bütün müslümanlar; İslâm hukukunun usul ve kaidelerine göre, şeriat kanunlarına göre İslâmî bir devlete sahip olma mes'uliyyetinin altındadırlar. Dinin diğer bölümlerinden hesaba çekilecekleri gibi, devlet bölümünden de hesaba çekileceklerdir.

Ey İşte böyle bir dinin hocalığını yapanlar!

Önemini ve senelerdir ihmal edilmiş olmasını nazar-ı itibara alarak mevzua biraz daha açıklık getirelim:

1- İslâm Dini; müslümanların, kendi prensiplerinden başka prensiplere boyun eğmelerine müsaade etmez ve asla rıza göstermez. Bunun gibi, reşri' ruhuna aykırı olan her şeyi de kat'î olarak yasaklar, Allah-u Azimüşşan, iki yol bildirir; üç değil. Ya Allah'a ve O'nun Resulü'nün getirdiği hükümlere uymak, ya da şeytanın ve onun uşaklarının koydukları kanunlara, uydurdukları hükümlere uymaktır. Malûm olduğu üzere, Allah'ın koyduğu ve Resulü'nün tebliğ ettiği emir ve hükümlerin, kanun ve nizamların dışındaki her şey şeytandan ve onun uşaklarındandır ki, bunlara Kur'ân dilinde "Tağut kanunları" yani put kanunları denir. Bir kimsenin mü'min olabilmesi için, önce tağutları, put kanunlarını red ve inkâr etmesi, bunlardan kendini temizlemesi şarttır ve Allah emridir. Kur'ân şöyle der:

".. Kim, tağuta küfreder (onu red ve inkâr eder...) ve Allah'a iman ederse, işte o, çok sağlam bir kulpa sarılmıştır. Ayrılması (ve kopması) mümkün değildir. Allah, her şeyi hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir." (Bakara, 256)

Ey hoca efendiler!

Her şeyden önce "Hakimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah'a ait olduğunu" beyan ve yazılarınızla talebelerinize anlatacaksınız ve bütün bir millete ilân edeceksiniz. Hakim-i Mutla, âlim-i mutlak, âdil-i mutlak ancak Allah olduğunu ayet ve hadîslerle, akıl ve mantık yoluyla ifade ve isbat edeceksiniz ve şu kabil ayetleri sık sık okuyacaksınız:

"Artık onlar sana icabet etmek istemezlerse, onlar heva ve heveslerinin peşinde gitmektedirler. Hâlbuki Allah'ın dosdoğru delili olmadan heva ve hevesine uyandan daha sapık kim vardır." (Kasas/50)

"Sonra (Habibim!) seni de emirden bir şeriat üzerine me'mur ettik. O hâlde sen o şeriata tabi ol, bilmezlerin heva ve heveslerine uyma!.." (Casiye/18)

"Çünkü onlar, Allah'ın iradesinden sana gelecek hiçbir şeyi defedemezler. Şübhe yok ise, zalimler birbirinin dostudur. Allah ise, takva sahiplerinin dostudur." (Casiye/19)

"Rabbinden sana vahyolunana uy: O'ndan başka ilâh yoktur. Ve putperestlerden yüz çevir." (En'am/106)

"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir. Rabbin, onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduklarını bilir. O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. Önünde sonunda da hamd O'na aittir ve (hesap vermek üzere) ancak O'na döndürüleceksiniz." (Kasas/68-70)

Hakimiyyet Allah'a mahsustur:

Bu ve benzeri nice ayetlerde görüyoruz ki, hâkimiyyet, yani kanun koyma yetkisi, hak ve salahiyeti Allah'a mahsustur ve  O'nun hakkıdır. ve müslüman bir milletin; maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî bütün iş ve muamelelerinde baş vuracağı nizam, uygulayacağı kanun, ancak Kur'ân nizamından başka bütün nizam ve sistemler heva ve hevesten ibarettir, Cahiliyyet kanunlarıdır, put kanunlarıdır, zâlimlere dost olmaktır, onları putlaştırıp, onlara kul olmaktır. Ve işte bu, şirktir ve kâfirliktir.   

2- Tağut:

Kim Allah'ın indirdiğinden ve Resulü'nün getirdiğinden başkasiyle hükmederse, "Tağut" ile yani put kanunlarıyla hükmetmiş olur. Allah'ın gönderdiği, Peygamber'inin gösterdiği yoldan başka herhangi bir "İze" veya "İzime" giderse, işte o gittiği şey, takip ettiği o yol "Tağut"tur. Böylelerinin, artık İslâm'la bir alâkası kalmaz; Allah'a olan imânı gider ve kâfir olur ve bunun başka tevil ve tefsiri yoktur. Kur'ân şöyle der:

"Allah ve Resulü, bir şey emrettiği zaman, gerek mü'min olan bir erkeğin ve gerekse mü'mine olan bir kadının bu emre muhalif işlerde muhayyerliği yoktur. Kim Allah ve Resul'ünün emrini tutmazsa, şübhesiz ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır." (Ahzab/36)

Ayetten açıkça anlaşılıyor ki, Allah, kadın-erkek hiçbir müminin kendi yolundan başka yollara gitmesine izin vermemiştir. Dinlemeyip gidenleri uzak bir sapıklıkla sapık addetmiştir.

3- Zalim, fasık ve kâfir:

Allah, müslümanların tatbik ettikleri hüküm ve kanunların Kur'ân'ın hüküm ve kanunlarından ibaret olmasını emreder. İndirdiği ve gönderdiği kanunlarla hükmetmeyenleri zâlim, fasık ve kâfir sayar:

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar kâfirlerin tâ kendileridir." (Maide/44)

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar zâlimlerin tâ kendileridir." (Maide, 45)

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar fasıkların tâ kendileridir." (Mide/47)

4- Şeriatın hükmüne rıza gösterrmeyenler mü'min değillerdir:

Allah, müslümanların içindeki pislikleri, darlıkları yok edip, saf ve temiz bir kalple Peygamber'e bağlanmadıkça, aralarında geçen her hâdisede Peygamber'i hakem kabul etmedikçe, mü'min sayılamayacaklarını açık açık bildirmektedir. İşte ilâhî mesaj:

"Öyle değil, Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan ihtilâfta seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümlerde yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, imân etmiş olamazlar." (Nisa/65)

5- Şeriatla hükmetmeyen "Ülülemr" değildir:

Şeriata uymayan her şey, kim emrederse etsin, isterse o gün ki devlet yöneticileri olsun, isterse Mustafa Kemal emretmiş olsun, ona uymak Müslümanlara haramdır. "Ülülemr" tâbirini iyi anlamak lazımdır. Ülülemrin verdiği hüküm, İslâm'ın umumî hükümlerine uyduğu ve teşri ruhuna muvafık bulunduğu takdirde makbuldür. Şayet, islâm hududunun haricinde hükmederse, ona hiçbir müslümanın uyması gerekmez. Üstelik ona isyan etmesi lazımdır. Hatta tatbik ve infazına mani olup, uygulamasını zorlaştırması icabeder. Yani, (Ülülemr)'e kayıtsız ve şartsız itaat yoktur. Allah ve Resulüne itaat etmediği müddetçe, ona da itaat farzdır. Aksi hâlde ona itaat edilmez. Kur'ân'ın bu hsusutaki emri şu:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan ülülemre de itaat edin." (Nisa/59)

İslâm müctehidleri, fakihleri ve Sahabe-i Kiram, Ululemre itaatın, ancak Allah'ın emirlerine boyun eğdikleri ve şeriatın kanunlarını tatbik ettikleri müddetçe şart olduğunda ittifak etmişlerdir. Allah'ın koyduğu kanunları tatbik etmemek, hele hele şeriatı kaldırıp, Allah'ın yasakladıklarını serbest bırakmak, serbest bıraktıklarını da yasaklamak demek, küfürdür, dalalettir ve putperestliktir. Böyle bir duruma düşen bir idareciye itaat etmek şöyle dursun, karşı çıkmak vaciptir. En basiti onu desteklememek ve ona uymamaktır, uygulamasını zorlaştırmaktır.

6- Din bir bütündür:

Bilindiği üzere, İslâm'ın hüküm ve kaunnları parçalanıp bölünemez. Herhangi bir müslüman, şeriatın bir kısmını kabul bir kısmını reddedemez. Böyle yapanlar, İslâm dâiresinden çıkmış sayılırlar.

O hâlde devleti dinden, dini devletten ayırmak mümkün değildir. Günümüz insanının ve hatta müslümanının yanıldığı mühim nokta işte budur:

7- Şeriatı kaldıranlar kendilerini savunamazlar:

Yukarıda dedik ki, devlet, dinin bir bölümüdür, ayrılmaz bir parçasıdır. Etle kemik gibi birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Biri olmadan diğer işe yaramaz. Nasıl ki, iman meselelerini, namaz ve oruç gibi ibadet meselelerini dinden ayırmak mümkün değilse, devleti de İslâmdan ayırmaya, dini devletten uzaklaştırmaya kimsenin hak ve salahiyeti yoktur. Sonra bir de şöyle düşünelim: Şeriatı  devletten kaldırmanın sebebi nedir? Belki şunları ileri sürebilirler:

a) Kur'ân devletle alâkalı hükümler getirmemiştir; kanunları yapmayı bize bırakmıştır.

b) Veya Kur'ân'ın getirdiği kanunlar Arap yarımadasına ve o zamana mahsustur.

c) Veya Kur'ân'ın kanunları vardır ama, yetersizdi. Bizi medeniyete götüremez. Biz daha güzelini yapabiliriz.

d) Veyahut bir dördüncü şık akla gelebilir, ama, o , akılsızlığın tâ kendisidir: Kur'ân'ın kanunları vardır ve hem en güzelidir. Fakat, güzel olmasına rağmen, biz kendi kanunumuzu kendi kafamıza göre yapacağız.

e) Veyahut da Kur'ân'ın kanunları vardır. Fakat biz, ne Kur'ân'ı ne de İslâm'ı istemiyoruz. Hattâ bunları kaldırmak istiyoruz. Zaten kaldırdık. Dinin yerine Kemalizmi koymak istiyoruz. Bunun içindir ki, dini devletten ve devletin bütün müesseselerinden çoktan kaldırdık...

Bu beş maksattan dördü, dinden çıkmalarına, kâfir olmalarına kendilerini götürmez mi? Elbette götürür ve kâfir yapar. Akaid kitaplarına bakınız!..

Biri de delilikten başka ne ile izah edilir?!.

Öyle ise, şeriatı devletten ve müesseselerinden kaldırmak, ya insanı küfre götürür veya deli yapar. Malûm olan bir keyfiyettir ki, ne kâfirlerin arkasından gidilir ne de delilerin? 

Böyleleri, ne kadar "Biz müslümanız!" deseler de, bunlar Allah'ın indinde müslüman değillerdir. Bunlar; o hareketleriyle Allah'a ya cehil ve hata isnad etmişlerdir veya kendi akıl ve fikirleri, Allah'ın beyanıyla çelişme hâlindedir veyahut da Kur'ân kanunlarına beğenmemişlerdir veya bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmişlerdir. İşte; bütün bunlar kâfirliğin tâ kendisidir. Bakınız Allah, kitabında ne diyor:

"En güzel hüküm koyan, kanun vazeden benim; benim kanunlarımdan başaksı cahiliyet kanunudur." (Maide/50)

"Hakimlerin en güzel hakimi benim." (Tin/8)

"Hiç şüphesiz ki bu Kur'ân, yolun (hayat yolunun) en sağlam ve en güzelini göstermektedir." (İsra, 9)

"Şüphesiz ki, bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun!.." (En'am, 153)

Ey ilahiyatçı Proflar ve yardımcıları!

Şimdi size hitabediyor ve tebligatımızı yapıyoruz: Bu yazdıklarımız ya doğrudur ya da yanlıştır. Yanlış ise, cevabî yazılarını beklemekteyiz. Laf değil, yazılı ve imzalı cevap bekliyoruz. Şayet bunlar, doğru ise, o zaman size düşen yok mu? Elbette çok şey var:

Talebelerinize bunları kürsülerinizden açık açık anlatacaksınız.

Yazı ve eserlerinizle, video ve kasetlerle bu hakikatleri, bir taraftan idarecilere, bir taraftan da millete anlatacaksınız ve diyeceksiniz ki, Türkiye'de devlet İslâm devleti değildir, küfür ve kâfir bir devlettir. Bu devleti İslâmlaştırmak hepimize farzdır. Bunun da tek yolu vardır. O da "Anayasanın Kur'ân olmasıdır!"

Devlet de farzdır:

İslâm'ın getirdiği bu ve benzeri ceza emirlerini, devlet olmadan, yerine getirmek mümkün değildir. Ceza verme, cezaları infaz etme devlete mahsustur. Ferd yapamaz, ferdin buna gücü yetmez. O hâlde devlet farzdır, müslüman bir milletin devlet olması farzdır; Allah emridir. Çünkü, Allah'ın bu gibi emirlerini yerine getirmek devletin varlığına bağlıdır. Bilinen bir kaidedir ki, "Bir farzın yerine getirilmesinin şartı da farzdır." Namazla abdest gibi. "Öyle ise, devlet de farzdır." şeklinde bir neticeye varırız.

İlim adamları:

İslâm Dinini ve onun kitabı Kur'ân-ı Kerim'i gereği gibi tetkik eden gayr-i müslim ilim adamları dahi, bu hakikatleri kabul ve itiraf etmekten kendilerini beri alamamışlardır. İşte bunlardan bir kaçı:

1- "İslam, sadece bir din değil, aynı zamanda siyasî bir nizamdır." (Dr. V. Fitzgerald Muhammedan Lav ch, 1. p1.)

2- "Hazret-i Muhammed, bir vakitte hem dini hem devleti te'sis etti ve bu iki müessesenin sınırları birbirine uygundur." (C. A. Nallinı-Cited by sir T. Arnold in hi Book: The caliphate p. 198)

3- "İslâm, dinin ötesinde aynı zamanda siyasî bir nizamı temsil eder; sözün özü, İslâm, din ve devlete şamil mükemmel bir ilim hazinesidir." (Dr. Sehact Eeneychhopaedia of social sciences Vol. VIII p. 333)

4- Apaçıktır ki, İslâm, hem din hem de siyasettir. Onu te'sis eden (tebliğ eden), hem bir peygamberdi hem de bir devlet adamı..." (R. Strothmann The encyelopeadia, ıv. p. 350)

Hâkimiyyet:

Bilindiği üzere, devletin üç mühim müessesesi vardır. Bunlar; teşri', icra ve kaza müesseselerinden ibarettir. Kaza ile icrayı bir arada mütalaa etmek de mümkündür. O zaman devlet iki şeyden ibarettir. Bunlardan biri teşr'i, diğeri de icradır. Teşri' demek; kanun yapma makamı demektir, kanunî mevzuat demektir. İcra ise, kanunî mevzuatı tatbik etmek demektir.

İslâm'a göre; teşri' Allah'a ait bir hak, icra da kullara ait bir vazifedir. Allah, kanun gönderecek, kullar da bu kanunu uygulayacaklardır. İnsanoğlu dünyaya kanun yapmak için gelmemiştir; Rabbisinin indirdiği ve gönderdiği kanunları icra etmek ve o kanunlara göre yaşamak için gelmiştir.

İşte; günümüzün müslümanının yanıldığı en mühim noktalardan biri budur; haddini aşarak ve ubudiyyet makamında olduğunu unutarak, kanun koymaya yeltenmesi ve Rabbisinin hakkı olan hâkimiyyeti kendisinde görmesidir.

Hâkimiiyet:

Hâkimiyet demek; en yüksek makam, en üstün otorite demektir. Öyle ki, onun üstünde artık bir makam yoktur; onu mes'ul tutacak, ondan hesap soracak bir merci' yoktur. O ne derse öyledir ve öyle olacaktır. O makamın sözleri kanun, uyulması lazım, karşı çıkılması suç ve günah...

Hakimiyet Rabbe mi ait yoksa millete mi?

Şimdi hep birlikte düşünelim:

Esasen işin püf noktası işte burada! Bütün problemlerin çözümü burada! Hakimiyet kayıtsız ve şartsız kimindir? Milletin mi yoksa Allah'ı mı? İki makam: Biri Rububiyet, biri Ubudiyyet! Yani biri Rab olma makamı diğeri de kul olma makamı. Hakimiyet hangisine ait? En yüksek makam, en yüksek otorite hangisi? Bir başka ifade ile; "La yüs'el makam" kim? Allah mı yoksa millet mi? Hangisi hangisinin üstünde? Hangisi mes'ul, hangisi değil? Yani; sözleri, beyanları ve mesajları kanun olacak ve ondan kimse hesap sormayacak ve soramayacak! Kimse ona: "Sen niye böyle yaptın?" diyemeyecek ve aynı zamanda hiç yanlışı ve hatası olmayacak; her hükmü adaletin tâ kendisi olacak; eksiği ve gediği asla olmayacak, hak tevziinde, görev taksiminde terazi dengede olacak?!

İşte; Hakimiyyet bu! Böyle bir hakkın ve selahiyyetin sahibi anca Allah-u Azimüşşan'dır; Uluhiyyet ve rububiyyetin gereğidir ve lazım-ı gayr-ı mufarıkıdır. O halde siz, nasıl olur da böyle bir hakimiyeti ve böyle bir hakkı Allah'tan alır da makamı kul olmaktan ileri gidemeyen ve bariz vasfı kul olan millete verirsiniz ve; "Hakimiyet, kayıtsız ve şartsız milletindir." dersiniz ve bu suretle milleti Allah'ın yerine koyarsınız?!. Bu şirk değil midir? Evet, işte şirk budur! Hem de şirkin daniskası! Milleti put yapmak ve ona tapmaktır. Günümüzün putu ve putperestliği budur ve bu aynı zamanda Kur'ân tâbiriyle, affı mümkün olmayan en büyük suç ve en büyük zulümdür. Lur'ân şöyle der:

"Hatırla o vakti ki, Lokman (Aleyhisselâm) nasihat ederek oğluna şöyle demişti: Oğulcuğum! Sakın Allah'a şirk koşma! (O'na eş ve emsal kabul etme...) Çünkü, şirk en büyük zulümdür!" (Lokman/13)

Laik kafalılar! Allah'a mahsus olan bir millete veya hübel'e vereceksiniz, ondan sonra da biz de müslümanız diyeceksiniz! Buna kargalar da güler! Nerden aldınız bu cür'eti! Millet ve hübel kim oluyor?! Millet ferdlerden meydana gelmiyor mu? Ferdler teker teker mes'ul değil mi?Elbette mes'uldür. "La yüs'el" değildir. Milletin makamı "ubudiyyet" makamıdır; "Rububiyyet ve uluhiyyet" makamı değildir. Peygamberler dahi, "La yüs'el" değillerdir, kanun koyma yetkisine sahip değillerdir. "Allah, kendilerine peygamber gönderilen (milletlere de) hesap soracak peygamberlere de." (Araf/6)

O halde "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir." demek, ne büyük yanlışlık ve ne büyük ahmaklıktır! Allah'ın kanunlarını, devlet yönetiminden kaldır, kulu Allah'ın makamına çıkar, onu putlaştır; ona kanun yaptır, ona anayasa yaptır; "Anayasa Kur'ân, devlet İslâm" olsun diyenlere de canilere, katillere verilen cezaları ver, hapishanelerde işkencelere tabi tut ve müslümanlara kan kustur ve ondan sonra da yine ben müslümanım de! Kimi kandırırsın! Bu münafıklığın ta kendisi değil midir? Kur'ân öyle diyor:

"Onlar; Allah ile mü'minleri aldatmaya kalkışırlar; halbuki aldattıkları kendi nefisleridir. Fakat, (o beyinsizler,) bunun da farkında değillerdir. (Bunar hastadırlar), kalblerinde maraz vardır. Allah da (belalarını verdi de) onları iyice hasta etti (beyinsiz hale getirdi). Artık onlar için yalanları sebebiyle elîm bir azab vardır." (Bakara/9-10)

Tebliğ:

Ey tevhid dininin profları!

İşte bunları, üniversite kürsülerinden anlatacaksınız, hâkimiyyet mevzuunu çok iyi anlayacak ve anlatacaksınız. Bizim, mes'ul bir kişi olarak, bunları sizlere anlattığımız gibi, sizlerde birer mes'ul kişiler olarak, bunları yarının mve vaizleri olan talebelerinize anlatacaksınız. Ve diyeceksiniz ki, "Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletin değil, Allah'ındır." "Milletindir" demek, milleti putlaştırmaktır ve şirktir, putperestliktir. Böyle diyenlerde "Tevhid" kalmaz, iman kalmaz, nikâh kalmaz ve ilave ederek diyeceksiniz ki:

"Biz; müslüman bir milletiz. Bizim; ne bir kanuna, ne bir sisteme ve ne de kemalizme ihtiyacımız yoktur. Bunlar; yetersiz, cılız ve gülünç şeylerdir. Bizim her şeyimiz vardır; her sistemimiz mevcuttur. Rabbimiz, kitabında, hâkimiyetin bir tecellisi olarak, nizamını vazetmiş, kanununu göndermiştir. Mutlak manada âlim, mutlak manada âdil  ve mutlak manada Hâkim O'dur. Cahil, cühelanın yaptıklarını kanun ve anayasaların ne kıymeti vardır; onları kaldırıp tarihin çöplüğüne atmak lazımdır." ve bunu, sizin gibi gençler yapacaktır ve yapmalıdır. Hakka dayanmayan, bir hareket, Kemalizm de dahil, bir gün mutlaka çökecektir. Esasen, Kemalizm gibi put sistemlerinin ve küfür cereyanlarının çökme zamanı gelmiştir. Kemalizm demek; Mustafa Kemal'in kendisinin putlaştırılması, sözlerinin herşeye yön verir hale getirilmesi demektir. Artık bu put, yıkılmanın eşiğine gelmiştir ve yıkılacaktır. Esasen, bu put, millete mal olamamıştır. Temelinde ve gönlünde iman cevheri olan bu millet, kemalistlerin bütün çabalarına rağmen, Kemalizmi kabul etmemiştir. Hele hele gençlik tarafından asla benimsenmemiştir. Kemalizm, bugüne kadar gelebilmiş ise, silâhların gölgesinde ve baskı rejiminin sayesinde gelmiştir. Mustafa Kemal ve Kemalizm, kanunların gölgesinde yaşatılıyor ve fakat, "Taşıma su değirmen dönmez" demiş atalarımız. Öyle olsa bile artık taşıma su da bitmiştir. Zaten, Türkiye'de de kemalistlerin pili bitmiştir. Sizler de görüyorsunuz; birkaç ay önce, bir irtica yaygarası kopardılar; şimdi sesleri ve solukları kesildi. Ve birbirlerine şunu fısıldadılar:

«Biz ne yapıyoruz böyle! Bazı kavramlar üzerinde dikkatli olmamız gerekir. Bunlardan biri de irtica kelimesidir. İrtica diye diye bir gün gelir, bu millet, bizim irtica, gericilik dediğimiz şeyin şeriat kanunu olduğunu anlarlar da bizim ağzımıza ot tıkar, dişlerimizi söker, iflahımızı keserler. Sonra ne atamız kalır ne de putumuz. Hepsi yıkılır gider. Öyleyse, susalım; gericiler ne söylerlerse söylesinler, ne yazarlarsa yazsınlar, ses çıkarmayalım.»

Put sistemi mutlaka yıkılacaktır.

Kur'ân, batılları, putları ve put sistemlerini örümcek ağına benzetmekte ve şöyle demektedir:

«Allah'tan başja dostlar edinip onlara bağlananlar (senin izindeyiz, senin yolundayız diyenler) kedisine bir ev edinen örümceğe benzerler. Evlerin en çürüğü örümcek evidir. Ah keşke bunu bir bilseler!..» (Anketub, 41)

İSLÂM DİNİ İSLÂMÎ OLMAYAN REJİMLERLE BAĞDAŞIR MI?

Cevap «Hayır!..»

Bu mevzuda Dr. M. Faruk Ennebhan tarafından kaleme alınan ve Prof. Dr. Servet Armağan tarafından tercüme edilen kitapta şu satırları okumaktayız:

«İslâm dininin başlangıcından modern asra kadar, İslâm tarihini tetkik edecek olursak, İslâm devletinin dinden ayrılmadığını ve dinin, devletin en baş dayanağı olduğunuzu görürüz.

İslâm uleması, din işlerini tanzim eden hükümlerle dünya işlerini tanzim eden hükümler arasında bir ayrım yapmamışlar, onların hepsine "Şeriat Hükümleri" ismini vermişlerdir. Dinî veya hukukî ve idarî işlere taalluk eden hükümler arasında fark yoktur. Bütün bu hükümler, şahıslar için değiştirme ihtimali olmayan bağlayıcı hükümler olarak kabul edilmekte, insanlar onları kendi rızaları ile tatbik etmektedirler. Çünkü, böylece Rableri kendilerinden razı olmakta, onlar da O'nun emirlerini ifa etmiş bulunmaktadırlar.»

Mahmut Seltut ise, İslâm Devleti hakkındaki açıklamalarında şöyle demektedir:

«İbadet ve muamelât, içtimaiyyat ve iktisat, idare ve siyaset, barış ve harb ile ilgili İslâm'ın hükümleri gösterir ki, bunlar tâbi olunması vacib (farz) olan bir dindir. Terkinde ve fiilinde ferdin bir alternatifi yoktur. Ayrıca İslâm'ın siyasî, içtimaî ve iktisadî hükümlerindeki bağlayıcılık, beşeri hükümlerinkinden daha kuvvetlidir. İslâmda sadece ibadete taalluk eden herşey dindir. İnanç ve ibadet ıstılahını da İslâm siyaseti diye isimlendirmek mümkündür. Ahlâk ve terbiyeye taalluk eden her şey dindir, terbiye ve ahlâkı da İslâm siyaseti diye isimlendirmek mümkündür. Genel muamelâta taalluk eden herşey dindir. İktisat ve içtimaiyatı da İslâm siyaseti diye isimlendirmek mümkündür. Aynı şekilde müslümanların menfaatlerini gözetme ve idare etmeye taalluk eden her şeyi devlet idaresinde İslâm nizamı diye isimlendirmek mümkündür...»

İşte böylece İslâm'da din, devlet ile geniş nisbette birbirine bağlıdır. Bu, binanın içindeki temel bir bağlılıktır. Din devletin ve idaresinin temelidir. Dinsiz bir devletin bir İslâm topluluğunu idare etmesi tasavvur olunamaz. Çünkü, bu takdirde İslâmiyet artık yoktur.

O hâlde din ile devlet ayrılığını isteyen görüş bize yabancıdır; Avrupa'dan ithal edilmiştir. Tıpkı eşya ithal edildiği gibi. Daha sonra, ülkelerimize yayıldı ve bâzıları onun (laikliğin) doğuşu ve kaynağını araştırmadan lehinde tavır takındılar ve benimsediler. (İslâm anayasası ve idare hukuku..).

İslâm Dini cihanşümuldur.

Her şeyden önce şu hususu gözden uzak tutmamamız lazım: İslâm Dini; cihanşümul, zamanşümul ve hayatşümuldur. Yani, bütün dünyaya şamil bir din olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek olan bütün nesil ve asırlara şamil olan ve hepsinin ihtiyacına cevap veren bir dindir, bir nizamdır. Keza; hayatın, hayatta olan insanın her türlü söz, fiil ve hareketlerini ihmal etmeyen, her birini hüküm ve müeyyide altına alan bir din ve bir sistemdir. Hal böyle olunca, lâik rejim İslâm'la bağdaşır mı? diye bir mes'ele kalmamıştır. Daha açığı; lâik rejime yer kalmamıştır. İslâm, müslümana şöyle diyor:

«Senin devletin ve devlet nizamın da benim. Ben senin için geldim; senin aradığın ancak bende vardır. Beni devlet yönetiminden kaldırır, terkedersen, ben de seni terk ederim. Artık sen, islâm kalmazsın; kâfir olursun! Beni, senin için gönderen Allah, bir gün bunun hesabını senden soracaktır. O zaman ne cevap vereceksin?! Vereceğin cevabı şimdi söyleyebilir misin? Bir taraftan ben müslümanım de; öbür taraftan beni beğenme, beni devlet yönetiminden kaldır! Öyle mi seni gidi münafık! Ey idare olunanlar! Siz de müslümanlığı kimseye vermeyin, ondan sonra da kalkın, beni beğenmeyenleri, devlet yönetiminde bana söz hakkı tanımayanları destekleyin ve arkalarından gidin; onları sevin! Öyle mi, sizi gidi zalimler!.. Benden yana olmuyorsunuz da beni hor görenlerden, baha hakaret edenlerden yana oluyorsunuz! Siz de yarın ruz-ı cezada bunun hesabını nasıl vereceksin!»

İSLÂMDA DİN VE DEVLET AYRILMAZLIĞI:

İslâm; hükümlerinin bölünmesini bir kısmının tatbik edilip, diğer bir kısmının terk edilmesini kabul etmeyen, hayatın her safhasına ve bu meyanda devlete ait hükümleri bulunan, son kâmil bir dindir, bir nizamdır.

Lâiklik ise, dinî bağlardan kopmak, dinden ayrılmak demektir. Lâikler bizzat; lâikliği: "Dinin devlet işlerine, devletinde din işlerine karışmaması" diye tarif etmektedirler. Onların bu tarifine göre, laik devlet demek, dinin karışmadığı, dinden ayrı bir devlet demektir. Yani onlar için din ayrı, devlet ayrıdır.

Lisânımızda; dinden ayrı, dinin haricinde olan her şeye dinî olmayan, yâni dinsiz derler. Birisi kalkıp, din ayrı ben ayrıyım, din bana karışmaz ve karışamaz ben de dine karışmam, derse, bu insana biz, dine uymayan, dinden uzak, yani dinsiz deriz değil mi? Keza; "Bir âile düşünün ki, bizim eve din girmez, bize din karışmaz; biz de dine karışmayız, bizimle dinin bir alâkası yoktur." dese, böyle bir âileye dinsiz bir âile deriz, değil mi? Ve Yine; "Bir memleket veya bir millet tasavvur edin ki, sakinleri ve fertleri ne diyorlar? Diyorlar ki, bizim memleketimize, bizim milletimize din girmez, bize din karışmaz ve karışamaz. Hele hele girsin ve karışsın diyenleri biz, suçlu sayar, onlara cezalar veririz, derlerse, siz kalkıp böyle bir memlekete ve böyle bir millete müslümandır, diyebilir misiniz? Diyemezsiniz; dinsiz bir memleket ve dinsiz bir millet, dersiniz, değil mi?"

Tıpkı bunun gibi; bir devlet düşünün ki, o devletin kanunları ve o devleti idare edenler diyor ki, "Bize din girmez, bize din karışmaz ve karışamaz, biz ayrı, din ayrı veya devletimiz ayrı, din ayrı, din devletimizden uzak, devletimiz dinden uzak... derlerse" siz kalkıp, bu devlet müslümandır, diyebilir misiniz? Elbette diyemezsiniz. Buna kargalar da güler! Hem de kahkaha ile!..

O hâlde bir devletin; ya dini vardır, dinî bir devlettir ya da dini yoktur, lâik bir devlettir. Bu, mugalata kabul etmez bir hakikattir.

Bütün bunlara rağmen; rütbeli, yüksek makamlı ve hatta sarıklı birçok insanlar, "lâikliğin dinsizlik olmadığından ve (haşa) İslâmî bir anlayışla bağdaşacağından ve hatta bir şemsiye misali İslâm Dinini koruyacağından.." bahsetmekte ve fahiş hatanın ve hatta putperestliğin ve kâfirliğin havariliğini yapmaktadırlar.

Aldanan müslümanlar:

Bir de müslümanlar şöyle aldatılmaktadırlar:

"Efendim! Lâiklik niçin dinsizlik olsun, camiler açık, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, sizin namaz ve orucunuza kim karışıyor??.." veya "Hiç lâiklik dinsizlik olur mu? Sizi kandırıyorlar. Bunca devlet işinde çalışan me'mur, asker ve işçiler müslüman değil mi?" demektedirler.

Bu ve bunlara benzer daha nice laf cambazlığı ile geniş halk kitleleri aptallar yerine konmaktadır. Halk; lâik değil, müslümandır. Devlet lâiktir. Ancak; millet bu rejimi benimser, destekler, kemalistler gibi ondan yana olurlarsa, işte o zaman onların da din ve imanları tehlikeye düşmüş olur.

Lâiklik, batı lügatinde "Dinle bağlantısı olan her şeyin hayattan (tatbikattan) kaldırılması ve koparılmasıdır..." diye târif edilmektedir. İslâm ise; "Allah tarafından vazedilmiş ve gönderilmiş eksiksiz, devlete de âit hükümleri olan ve getirdiği kanunlar da asla bölünmeyi kabul etmiyen bir nizamdır, bir düzendir."

Şimdi bu iki târifi karşı karşıya koyduğumuz zaman:

İslâm Dini lâik rejimle bağdaşır mı?! Buna imkân ve ihtimal var mı?! Hangi ilim adamı veya hangi akıllı bunu söyleyebilir?!

Bu iki rejimi, ilmî bir şekilde tetkik eden insaflı birçok ilim adamları bu gerçekleri açık açık ifâde ve itiraf etmektedirler. Bunlardan birkaçına daha önceki satırlarda işaret etmiştik. Aşağıdaki satırlarımızda da bunların bir kısmından bahsedelim:

1- Çetin Özek:

Çetin Özek şöyle diyor: "Yeni Türkiyenin siyasî kuruluşu, İslâm'ın siyaset prensiplerine aykırıdır. İslâm Dini, siyasî ve dinî iktidarın bir elde toplanmasını ve dinin mredici fonksiyonunu gerektirir. Lâiklik ve lâik düzen, bu bakımdan tüm olarak, İslâmiyet'e ve şeriata, bir kelime ile dine aykırıdır. Bilhassa Türkiye'deki uygulanışı, bir bütün olarak dinsizliği gerçekleştirici bir mahiyet kazanmış bulunmaktadır..." (Türkiye'de lâiklik, gelişim ve koruyucu ceza hükümmleri).

2- Prof. Dr. Osman Turan:

Bu zat; "Türkiye'de mânevî buhran, Din ve lâiklik" isimli kitabının 63. sayfasında şu satırları kaydetmektedir:

"Kanunların millî bünyeye, örf ve adetlere uyması zarureti dolayısıyladır ki, aynen ve hiç üzerinde durulmaksınız tercüme ettiğimiz İsviçre Medenî Kanunu bugün artık ciddî bir şikâyet ve düzeltme mevzuu olmuştur. Böylece Avrupa'nın tarihî ve içtimaî şart ve zaruretleri icabı vücut bulan bir çok müesseseler gibi, lâikliğin de oraya (Avrupa'ya) mahsus bir tekâmül olduğunu, Türkiye'de ise, ne din ve ne vicdan hürriyeti ve ne de hukukî bir serbesti bakımından böyle bir ihtiyacın mevcut olmadığını göstermiş oluyoruz. Nitekim, her memleketten ziyade vicdan hürriyetinden faydalanan İngiltere, bu durumu hukukî bir şekil vermek için de lâik bir devlet hâline gelme lüzumunu da hissetmemiştir."

3- Nurettin Topçu:

Nurettimn Topçu; liselerde sosyoloji ders kitabı olmak üzere, hazırladığını kitapta şu satırları kaydetmektedir:

"Aynı şekilde bir devlet, siyaset işlerini dinin emirlerinden büsbütün ayırmak suretiyle lâikliğe tatbik ettiği hâlde, halkın en koyu dindarlığına ve din sahasındaki her türlü fikir mücadelelerine karşı gelmez. Onlar hakkında tam mânâsıyla müsamaha kullanır. Ancak, mes'elenin İslâm Dünyasına ait bir özelliği vardır k, o da İslâm Dininin Hıristiyanlıktan farklı olarak, dünyaya ait hükümleri ihtiva etmesi ve mü'minlerinden (müslümanlardan) bu hükümlerin dünya işlerinde yerine getirmelerini istemektedir.."

Nurettin Topçu bu satırlarında demek istiyor ki, Hıristiyanlık lâik rejimle bağdaşırsa da İslâm Dini bağdaşmaz, bağdaşmasına da imkân yoktur.

Ey Proflar ve Ey Doçentler!

Sizlere İslâm'ın devletinden ve İslâm'ın siyasetinden bahsettim. Gerçi bunları size yazmak bostancıya tere satmaya benzerse de, içinde bulunduğumuz harekâtın ve üzerimize aldığımız tebliğ görevinin bir gereği olarak ve sizlerin de üzerinize almış olduğunuz vazifenin önemine binaen yazmayı faydanın da ötesinde zaruri görmekteyiz. Ve daha da yazacağız. Bir öğretmen bir okul ve bir nesil demektir, hatta nesiller demektir. Bir hadis-i şerini mecalini kaydetmekle bu yazımızı bitirmiş olalım:

"Ümmetim içerisinde iki sınıf insan vardır ki, onların salahı ümmetimin salahıdır ve onların fesadı ümmetimin fesadıdır. Bunlar ulema ile umeradır."

 

TEBLİĞ MAHİYETİNDE AÇIK MEKTUPLAR - CEMALEDDİN BİN REŞİD  رحمة الله عليه


RISALE

UHRZEIT IN ISTANBUL

ZÄHLER

Heute 334
Insgesamt 120173
Am meisten 1726
Durchschnitt 698